28 Kasım 2011 Pazartesi

inceldiğim yerden kopmam, fotoğrafçılara poz veririm.

kendine yüklediğin anlamlar bağlantı problemi yüzünden yüklenemediğinde, ona yüklediğin anlamlar 100 fırça darbesiyle ucuz bir romana dönüşünce, egon bir iğneyle söndüğünde sadece yürümek istersin.

işe yarayacak o şeyin peşinden gidersin. kimi zaman sinsice takip edersin, kimi zaman ulu orta her şeye inat karşısına geçmeye çalışırsın. biraz daha hızlansan dişliler birbirinden ayrılıp tamamen düzeltilemez olacak gibi gelir ya, inceldiği yerden kopmuyorsa minik dokunuşlarla yardımcı olursun. makinenin yanması, dişlilerin yerlerini terk etmesi, kelimelerin sözlüklerdeki anlamlarını terk edip senin gidemediğin bir yolda devam etmesi, senin içinden ayrılan binlerce dişlinin farklı farklı yollara sapması, senin hepsine yetişebilmek için bölünerek çoğalmaya çalışman, çoğalmaya çalışırken yok olmaya doğru emin adımlarla koşman...zamanla her gün yürüdüğün o yoldaki çiçeklerin sana alerji yapmasına benzer. kaşınmadan, hapşırmadan yürümeyi başarabilirsen her şeyi yapabilirsin gibi gelir. hapşırmadan edemezsin, yara kabuğunu kaşır düşürürsün. seni öldürmesi için tuttuğun kiralık katil arkanda bıraktığın yara kabuklarından bulur seni.

ağır ağır döktüğün o kabukların ardından hafifleyip koşmaya başlamayı beklersin. bilmediğin bir hızda, göremediğin bir boyutta, şimdiye kadar fark edemediğini umduğun o güçle. içindekilerden biri durağanlığa karşı gelip, harekete geçtiğinde ve ona uyum sağlamak zorunda kaldığında, içindekilerden biri ileri koşarken,diğeri hiç düşünmeden geri dönüp topukları götüne vura vura eskiden olduğu yere koşmaya çalıştığında, ayağından bağlanmış ayrı tarafa koşmaya çalışan iki andonun ağırlığıyla çarparsın kendine. sahip olduğun her şey yerlere saçıldığında ve bir sürü yabancı onları göz göre göre çiğneyip geçtiğinde...tek yapman gereken bir kez daha yutkunmak olur. öküz yutmuşcasına, kalan tüm yıllarının nefesini bir seferde içine çekmişcesine yutkunup arkana yaslanırsın.

türk filmlerinde sana öğretilen, kodlanan davranışların işe yarayacağını umarak, sahip olduğun her şey yerde sümüklere ve boklara bulandıktan sonra sevgisiyle düşüp, nefretiyle ayağa kalkan Türkan Şoray gibi olabilmeyi umarsın. çünkü kodlanmışındır. sevgi düşürür, nefret ayaklandırır. bir daha geldiğinde kime çelme takıp kendinden uzak tutacağını bilirsin bir kez düştüğünde. çünkü bu öğretildi sana yıllardır. hazır çiğnemişken sırtıma da bi basıver, kaç gündür ağrıyor diyecek kadar genleştiğinde hatırlarsın. bir zamanlar sana insan diyorlardı. genleşip aldığın o yeni şekil, kaplumbağanın sırtında taşıdığı evine benzer. her gün o ağır şeyi üstünde taşırsın, içine saklanırsın. yeni almış olduğun o şeklinle birinin seni yere atıp darmadağın etmesini beklersin. hiçbir zaman beklediğinde olmaz ki. en beklemediğin anda küçücük biri gelip paramparça eder. her seferinde bazı parçaları birleştiremezsin geride kalır. evet, bir zamanlar sana insan diyorlardı dostum. bir zamanlar öyleydin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder