Dönem öksüz yetim dönemi. Hali hazırda doğmuş büyümüş ( anneli-babalı üstelik) iyi de yetiştirilmiş bir çocuk olarak ben bir sürü şeye dertlenebilirken, devlet bir travma sonucu dünyaya gelmesi planlanan geleceğin potansiyel suçlu çocuklarını istemedikleri bir hayata dahil etmeye çalışıyor. Dünya kendi ideolojilerini zorunlu tutmaya çalışan bu insanlar varken zaten yeterince çirkin, sefil, mide bulandırıcı, iki yüzlü, katakullici bir yer değilmiş gibi bu dünyaya birçok travmatik çocuk getirtip bir de onları kendileri gibi yetiştirmeyi planlıyor. Bugün bu dertlerden muzdarip iken bundan 20 sene sonra sokakta bir tane normal insan kalmayacak. Neden? Çünkü bütün çocukları devlet yetiştirdi. Kim bu devlet adı altında çocuk yetiştirecek olan zatlar? Hepsi olmasa da çoğu hırsız, sapkın zihinli, tecavüz yanlısı, kadının onurunu ayaklar altına almayı birinci vazifesi edinmiş, dolandırıcı ve ciğeri beş para etmeyen diye tanımlanabilen, helal süt dağıtılırken komşu kızın eteğini açmaya çalıştıklarından helal süt emmeyi kaçırmış insanlar.
Bizi konunun sadece kürtaj olması için can bile atabilecek kıvama getirmiş olan bu insanların esas amacını da merak etmeden duramıyorum. Acaba dünyanın kara parasını aklanırken kürtajla mı oyalanıyoruz? Ya da şuanda kim bilir kaç bin tane şehit veriyoruz da üstünü örtmek için bebek cinayetinden dem vuruyorlar? İktidarın hangi seks kasedi veya hangi hırsızlığı çıktı ki, konu çözümlenene kadar doğal haklarımızın doğruluğundan şüphe ettirilmeye çalışıyoruz? Acaba hangi ülkenin himayesi altına sokulmaya çalışırken gizli gizli, bizi uyutmak için bu konuları ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyorlar.
Kim doğurmuş yahu bu insanları? Hiçbir anne evladını böyle yetiştirmez benim bildiğim. Şeref ve vicdandan, empatiden ve insanlıktan eser olmayan sizleri hangi anne doğurdu bilemiyorum ama hangi devlet yetiştirdi de saldı başımıza? Olmaz olmanın eşiğinden ülke olarak tek ayağımızı geçirmişken, %80'lik bir kesim işsizlikten doğurmuş olduğu çocuğu beslemek için ekmek süt çalacak hale gelmişken, karnını doyurmak için başkasının malına muhtaç olmuş bunca insan varken, çoğunun tek gözü toprağa bakarken ve onların hayat standartlarını düzeltmek için hiçbir şey yapılmazken... doğmak istemeyen çocukları doğurtmaya çalışan, doğurmak istemeyen insanları o bebekleri dünyaya getirmek zorunda bırakan, bir de kendi gibi yetiştireceğini bastıra bastıra söyleyen bu insanlar kim? Adettendir diye insan diyorum ama dediğimden kendim utandım. İnsan diyemediğimiz bu canlılara devletimiz diyoruz. Buna ziyan demiyorsak ne diyoruz?
Çiftçisine " ananı da al git " diye bağıran başbakan, zorla anne olmak mecburiyetinde bıraktığın o kadınları ve bakmayı iddia ettiğin ve bakmayacağın o çocukları nereye yollayacaksın? Çok inandığın o Tanrı seni cehenneme yollamayacak mı?
Güle Güle git. Gidişin olsun, dönüşün olmasın!
ben öksüz ben yetim
1 Haziran 2012 Cuma
25 Mayıs 2012 Cuma
erken kaçan yol alır.
herkes erken kalkan yol alır zanneder ama bunca yıldır sabahın köründe uyanırım, daha bir gün birkaç saat içinde bir kemerde, bir kaşta, efendime söyliyim bir bodrumda olduğum olmadı. uyan dur sonuçta ankaradasın. 25 senedir gidemediğim şehirden erken kalkıp kaçamayacaksam niye uyanıyorum lan ben?
ankara gece hayatında bir new yorker edasında gezmek diye bir şey var. her allahın sabahı dün ne biçim içtik oluuumm, dün ne biçim eğlendik haaa diye geçen konuşmalar neticesinde zannedersin ki bir manhattan sokaklarını arşınladık, arşınlarken de bir sex and the city içkileri devirdik. tanımadığım birinin dediği gibi: aşağı yürürsen sakal yukarı yürürsen sekans gittik geldik, laplaplap bira içtik.
kısır döngünün kısırı çok kalorili diye hayatımdan çıkardığımdan beri döngü içerisinde bir yarış faresi gibi koşturuyorum. düşmez kalkmaz bir allah ve kaç kaç bitmez bir ankara eşliğinde hayatıma devam ediyorum. döngüm içten yanmalı, kibariyem içten fırlamalı bir şekilde geziyorum ankara sokaklarında. ara ara devrelerimin yandığını söylüyorlar ama benim devreler yıllar evvel tahliye oldular, teskere aldılar kimsenin haberi yok.
ankara gece hayatında bir new yorker edasında gezmek diye bir şey var. her allahın sabahı dün ne biçim içtik oluuumm, dün ne biçim eğlendik haaa diye geçen konuşmalar neticesinde zannedersin ki bir manhattan sokaklarını arşınladık, arşınlarken de bir sex and the city içkileri devirdik. tanımadığım birinin dediği gibi: aşağı yürürsen sakal yukarı yürürsen sekans gittik geldik, laplaplap bira içtik.
kısır döngünün kısırı çok kalorili diye hayatımdan çıkardığımdan beri döngü içerisinde bir yarış faresi gibi koşturuyorum. düşmez kalkmaz bir allah ve kaç kaç bitmez bir ankara eşliğinde hayatıma devam ediyorum. döngüm içten yanmalı, kibariyem içten fırlamalı bir şekilde geziyorum ankara sokaklarında. ara ara devrelerimin yandığını söylüyorlar ama benim devreler yıllar evvel tahliye oldular, teskere aldılar kimsenin haberi yok.
24 Mayıs 2012 Perşembe
yarama tuz değil, acısız dürüm bas ey sevgili!
ölür müsün öldürür müsün yıllardır insanları arada bırakan bir soru olarak sürdürmüştür varlığını. sinirlenmeye bağlı olarak insanın zihninde belirir. mesela biri üzerine balta ile koşuyorsa cevap bellidir, ölürsün. veya iş yerindeysen yapman gereken işi yaptıysan, sonra biri gelip üstüne çay döktüyse cevap diğeri kadar bariz olmasa da aşağı yukarı bellidir. azıcık delirmiş isen öldürebilirsin. ya da bir akşam evini bir grup seri katil basmıştır. seri bir şekilde gelip çok seri bir seni ve aileni öldürüp gidicez demiştir. sonuç ortadadır. aileni öldürürse, onları öldürürsün, tabi talihli günündeysen. yoksa öldürülürsün muhtemelen.
hayat insanı çok can sıkıcı şeylerle karşılaştırabiliyor. hiç unutmam hiç durmadan kavgayla geçen bir 5 ayın ardından, gece saat 3'te arayıp benle kavga etme isteğini dile getirdiği gibi şarlamaya başlayan sevgilimin 3. cümlesinde artık yaşamanın manasız olduğunu düşünmüştüm. ölür müsün? memnuniyetle. bir grup seri katil olmaması tercih sebebi olmakla birlikte, allahını seven üstüme acısız ölüm atsın durumudur bu. eğer kavgayı atlabilirsen de acısız bir adana dürüm iyi gidebilir tabi. yarama tuz basmayı sevmediğim gibi, yarama dürüm, makarna, pizza gibi besinleri basmaya bayılırım. acıya birebirdir.
acıya yemek basmak, acı sonucunda birinin memesine basılmak, kendini içkiye basmak, şişmiş gözlerine çaylı pamuk basmak, alışveriş yaparak ekonomine sekte vurmak... bunlar kişinin ölmek ve öldürmek arasında kaldığı durumlarda başvurduğu yollardır.
zaman içerisinde fark edersin. bir zamanlar hayatında bulunmak isteyip de bulunamadığın insanın özlemi yüzünden kendini foseptik çukurlarında boğuluyor sanırken, başkasının foseptik çukuruna düşmekten son anda kurtulmuş olduğun için serin sularda yüzüyor olduğunu anlarsın. anlarsın çünkü anlamak kolaydır. aslında bu hiçbir zaman anlamakta zorlandığın bir şey olmamıştır ama bilirsin ki sen iyi bir gözlemci değilsindir. anlamak kolay ama görmek zordur. özlemine korku filmi eşliğinde yoğurtlu makarna basar, yoluna devam ederken de buz gibi zero'nu yudumlarsın. (her türlü sponsorluğuna açığım bebişim, her ay 1 koli zero'ya bile tav olabilirim.)
her durumun bir yeter zamanı vardır. yeter geldiği zaman artık dürüm basmazsın yarana. makarna basmazsın. tuz basmazsın. kabuğunu oynayıp koparmaz yaranı kanatmazsın. durmak zordur. dinlemek zordur. anlamlandırmak zordur. anlatmak zordur. görmek zordur. kalmak zordur. gidersin. sen gidersin; geride hayalini kurduğun deniz kıyısındaki iş yerleri kalır, semtler kalır, altında yürüdüğün güneş kalır, kıyısında yürüdüğün deniz kalır, koklamaya çalıştığın çam ve yosun kokusu yerine kokladığın egzoz kokusu kalır. gerçekten gittiğinde bir gün o güneşin seni nası güzel ısıttığını fark edersin. evinin olduğu semt de iyidir hani. senin işinden iyisi mi var ulan? deniz güzeldir, işin gerçeği ankara'yı deniz bile kurtarmaz. bu da işin doğruya doğrusudur. bugünün yarınları var diye içip ceylan gibi sektiğin o dönemin sonunda... beklediğin an gelir. bir gün uyanırsın ve yarın olmuştur. sen hoşçakal der sırtını sağlam bir zemine: kendine yaslarsın.
hayat insanı çok can sıkıcı şeylerle karşılaştırabiliyor. hiç unutmam hiç durmadan kavgayla geçen bir 5 ayın ardından, gece saat 3'te arayıp benle kavga etme isteğini dile getirdiği gibi şarlamaya başlayan sevgilimin 3. cümlesinde artık yaşamanın manasız olduğunu düşünmüştüm. ölür müsün? memnuniyetle. bir grup seri katil olmaması tercih sebebi olmakla birlikte, allahını seven üstüme acısız ölüm atsın durumudur bu. eğer kavgayı atlabilirsen de acısız bir adana dürüm iyi gidebilir tabi. yarama tuz basmayı sevmediğim gibi, yarama dürüm, makarna, pizza gibi besinleri basmaya bayılırım. acıya birebirdir.
acıya yemek basmak, acı sonucunda birinin memesine basılmak, kendini içkiye basmak, şişmiş gözlerine çaylı pamuk basmak, alışveriş yaparak ekonomine sekte vurmak... bunlar kişinin ölmek ve öldürmek arasında kaldığı durumlarda başvurduğu yollardır.
zaman içerisinde fark edersin. bir zamanlar hayatında bulunmak isteyip de bulunamadığın insanın özlemi yüzünden kendini foseptik çukurlarında boğuluyor sanırken, başkasının foseptik çukuruna düşmekten son anda kurtulmuş olduğun için serin sularda yüzüyor olduğunu anlarsın. anlarsın çünkü anlamak kolaydır. aslında bu hiçbir zaman anlamakta zorlandığın bir şey olmamıştır ama bilirsin ki sen iyi bir gözlemci değilsindir. anlamak kolay ama görmek zordur. özlemine korku filmi eşliğinde yoğurtlu makarna basar, yoluna devam ederken de buz gibi zero'nu yudumlarsın. (her türlü sponsorluğuna açığım bebişim, her ay 1 koli zero'ya bile tav olabilirim.)
her durumun bir yeter zamanı vardır. yeter geldiği zaman artık dürüm basmazsın yarana. makarna basmazsın. tuz basmazsın. kabuğunu oynayıp koparmaz yaranı kanatmazsın. durmak zordur. dinlemek zordur. anlamlandırmak zordur. anlatmak zordur. görmek zordur. kalmak zordur. gidersin. sen gidersin; geride hayalini kurduğun deniz kıyısındaki iş yerleri kalır, semtler kalır, altında yürüdüğün güneş kalır, kıyısında yürüdüğün deniz kalır, koklamaya çalıştığın çam ve yosun kokusu yerine kokladığın egzoz kokusu kalır. gerçekten gittiğinde bir gün o güneşin seni nası güzel ısıttığını fark edersin. evinin olduğu semt de iyidir hani. senin işinden iyisi mi var ulan? deniz güzeldir, işin gerçeği ankara'yı deniz bile kurtarmaz. bu da işin doğruya doğrusudur. bugünün yarınları var diye içip ceylan gibi sektiğin o dönemin sonunda... beklediğin an gelir. bir gün uyanırsın ve yarın olmuştur. sen hoşçakal der sırtını sağlam bir zemine: kendine yaslarsın.
18 Nisan 2012 Çarşamba
disko topunu andıran minik bir maymun.
kimlik değiştirmeden önce yazdığım blogu takip etmiş olanlar bilirler. en çok bahsettiğim iki şey ablam ve michael jackson idi. ama en çok da beni michael jackson ile tanıştırmış olduğu gibi, bugün hayatımda çok değerli olan bütün o şeylerle beni tanıştıran ablamdır en çok bahsettiğim şeylerden biri.
zaman zaman disko topu, zaman zaman zamansız çıkagelen bir kahır und der bela, bazense insanı evinde hissettiren bir çeşit kuş gibidir. oldum olası kendisini kendime örnek almışımdır. akıllı bir çocuk olduğum için genelde hep onla ilgili iyi şeyleri örnek almışımdır. genetikle bulaşan birkaç probleminde aramızda lafı olmayacağına yıllar önce karar verdik. genetik bir atık olduğum gerçeğiyle beni barıştıran ve kendimi bu halimle bana sevdiren insanlardan biridir o. balina yutmuş baykuş gibi göründüğüm dönemlerde bile arkadaşlarına ne kadar güzel bir kardeşi olduğunu anlatan anlaması imkansız bir kişiliktir o. beni hiçbir zaman şişman olduğumu anlayamayacak kadar farklı bir gözle görebilmiştir nasıl yapabildiyse. benim onu görme şeklimse tamamen şaşkınlık uyandırıcıdır.
henüz orta okulda iken bir gün bir rüya gördüm. o zamanlar sevgilim olduğunu zannettiğim hollywood starı robert downey jr. ablama aşıktı. ablamla sevgili oluyorlardı. ben bunu öğrenince çok üzüldüğüm için de ablam ondan ayrılıyordu ama bu üzüntüye dayanamayan robert ablama bir mesaj atıyordu. mesajın ne olduğunu bilemiyorum tam o sırada kan ter içinde uyandım. her şey tamamdı, problem yoktu. yatağımdaydım, evimdeydim, ablamın odasının kapası kapalıydı - demek ki robert'ın yanında değildi (sanki öyle bir imkan varmış gibi) - yani her şey yolundaydı. içim birazcık da olsa rahatlamış şekilde odamdan çıkıp tuvalete doğru yol aldım. tam ablamın odasının önünden geçiyordum ki bir mesaj sesi geldi...beni tanıyanlar bilirler. arada bir en kral delinin yapmayacağı şeyleri yaparım. tekme ile ablamın odasının kapısını açarak içeri daldım ve bağırmaya başladım. güvendiğim dağlara kar yağmış, ablam robert'la işi pişirmişti. işte benim ablamı görme şeklim buydu. o benim hayallerimde bile sevgili olamıycam kadar müthiş erkekleri parmağının ucunda oynatabilecek kadar yükseklerdeydi. benim hiç çıkamayacağım kadar yüksek şatolarda salına salına gezinen ve bu hayatta yapamayacağı hiçbir şey olmayan, çok zeki ve çok güzel bir şeydi. içten içe güvenimi asla kırmayacağını bilsem de onu gördüğüm bu "benim ablam istediği her şeyi elde edebilecek kadar güçlü biridir." düşüncesi, güvenime ağır basmıştı. dışarıdan bir garip gelse de bu ablamı ne kadar büyük gördüğümü gösteren olaylardan sadece biridir.
en şişman zamanımda heveslendim diye şeklinin bozulacağını bile bile tüm kıyafetlerini bana giydiren bir çocuktur o. dokunsalar ağlayacak gibi olduğumda haydi bir makarna yapıp türk filmi izleyelim demeyi akıl edebilecek tek insandır. yanında kolamı soğuk servis etmeyi de ihmal etmeyecektir üstelik. bazen iyi bir şey yaptığını sanarak olmayacak işler yapsa da şapşal şapşal bakıp ne yaptığını anlamaya çalışırken o, benim "aman ya gene kızamıycam, gene bilmeden yapmış sersem" diyeceğim o insan gene benim ablamdır.
tüm bu gücüne rağmen bazen etten kemikten var olduğu gerçeğiyle karşılaşınca yerle bir olacak kadar kırılgan ve minik olan o insan da benim ablamdır. bildiğin o sevimli minik maymunlar gibi etrafında neler olduğunu anlayamayan ve ilk sarılana kollarını dolayıp kendini güvende zanneden o küçük kadın benim ablamdır. insanın kardeşinin / ablasının olmasının en güzel yanlarından biri de çok yalnız hissettiğinde bir gülyabani, hayalet veya uzun bacaklı korkunç bir yaratığa muhtaç olduğunu hissedecek kadar kimsesiz kaldığında; içten içe yanında her zaman o bir kişinin olacağını bilmektir. iyi ki varsın minik maymun!
10 Nisan 2012 Salı
organ nakliyle akıllanılmıyor.
ben günlerin arabesk köpükleri arasında boğulurken biliyorum ki boris daha asortik köpüklerde yüzüyor. tanımayanlarınız için boris'i biraz anlatayım. boris, anlattığı şey ne kadar akla ve mantığa ters geliyorsa o kadar inandırıcıdır. anlamak güç ama inanmak kolaydır. çocukluğumdan beri havalı olmak istemişimdir ama nasıl doğduysan öyle büyüyorsun sanırım. gönül isterdi ki çok havalı olayım, dinlediğim müziklerle bir nesli kendime hayran edeyim, yazdıklarımla bir yüzyılı şaşkına çevireyim, duruşumla heykel traşları kendinden utandırayım, doğal güzellikleri küstürüp, doğal felaketlerin ağzının suyunu akıtayım ama halkımızın sık sık dile getirdiği gibi "olmayınca olmuyor şekerim".
ablam bana kırosun ama para sende diyor. ablam benim kıro olduğumu düşünüyor. çoğunlukla arkadaşlarım da kıro olduğumu düşünüyor. sıpa olduğumu düşünenler de var. tipsiz olduğumu düşünen de var. o halde ben kıro muyum? ben ne zaman aşık olsam biraz daha arabesk olurum. ben ne zaman aşkımdan olsam daha bir kıro olurum. ne zaman bir aşkı daha yok etsem, yollara dökülürüm. "daha yeni yok oldu, fazla uzağa gitmiş olamaz". ama bu işler böyle olmuyormuş. hemen oradan bir mahalleli bana der ki: "-olmayınca olmuyor evladım, zorlama". mahalleliyi dinlemek adettendir, evime döner hisli bir şarkı açarım. yanık bir şekilde söyleyerek, yeni kıroluklara yelken açarım. en çok da istikrarıma hayranım. bilsen sen de olurdun.
annem her zaman elmayla armudu karıştırmayacaksın der. ben bugüne kadar o kadar çok şeyi karıştırmışım ki nasılsa midede hepsi birleşiyorlar diye, şimdi anlıyorum hazmedilmeyecek şeyleri güzelliklerle karıştırıp öğütmeye çalıştığımı. göğsümde oturan fillerle arkadaş olmaktansa onları doğaya salmanın daha ulvi bir hareket olacağını daha yeni fark ettim. öğrenmenin yaşı yokmuş ya, bükemediğim eli öpmektense hiç olmazsa bir iki parmağını kırabileceğimi daha yeni öğrendim. parmaklarımın en olmaz olmuş insanlar tarafından kırıldığını fark ettiğimdeyse, adımı deliye elimi çalıya verdim. şimdi doğayla bütünleşik mutlu bir hayat sürüyorum. her kırılan parmakta bir organ bağışı beklersem, ömrümün sonuna kadar bekleyeceğimi fark etmem güç oldu ama geç olmadı. beklemiyorum yenilerine alışmayı, hayatımdan geçen sürüngenlere uyum sağladım. kopan parmağın yerine yenisini çıkarıyorum!
bindiğim tren son sürat gidiyor, arkamdan bakmaya korkuyorsun mahalleli sana öküz benzetmesi yapacak diye. tek korkun buysa için rahat olsun, benzetmeler yapılanları betimleyemiyor bile çoğu zaman.
bu erik mevsiminde, bir gün onların kızarıp buruşacağını tatlanacağını düşünmeyeceğim. bu sefer kızarıp çürüyene kadar keyfini çıkarıcam. içindeki kiri pası atabildiysen eğer, sana tavsiyem aynısını yapman. gidenin arkasından ağlanmıyor. bu giden erik bile olsa...
ablam bana kırosun ama para sende diyor. ablam benim kıro olduğumu düşünüyor. çoğunlukla arkadaşlarım da kıro olduğumu düşünüyor. sıpa olduğumu düşünenler de var. tipsiz olduğumu düşünen de var. o halde ben kıro muyum? ben ne zaman aşık olsam biraz daha arabesk olurum. ben ne zaman aşkımdan olsam daha bir kıro olurum. ne zaman bir aşkı daha yok etsem, yollara dökülürüm. "daha yeni yok oldu, fazla uzağa gitmiş olamaz". ama bu işler böyle olmuyormuş. hemen oradan bir mahalleli bana der ki: "-olmayınca olmuyor evladım, zorlama". mahalleliyi dinlemek adettendir, evime döner hisli bir şarkı açarım. yanık bir şekilde söyleyerek, yeni kıroluklara yelken açarım. en çok da istikrarıma hayranım. bilsen sen de olurdun.
annem her zaman elmayla armudu karıştırmayacaksın der. ben bugüne kadar o kadar çok şeyi karıştırmışım ki nasılsa midede hepsi birleşiyorlar diye, şimdi anlıyorum hazmedilmeyecek şeyleri güzelliklerle karıştırıp öğütmeye çalıştığımı. göğsümde oturan fillerle arkadaş olmaktansa onları doğaya salmanın daha ulvi bir hareket olacağını daha yeni fark ettim. öğrenmenin yaşı yokmuş ya, bükemediğim eli öpmektense hiç olmazsa bir iki parmağını kırabileceğimi daha yeni öğrendim. parmaklarımın en olmaz olmuş insanlar tarafından kırıldığını fark ettiğimdeyse, adımı deliye elimi çalıya verdim. şimdi doğayla bütünleşik mutlu bir hayat sürüyorum. her kırılan parmakta bir organ bağışı beklersem, ömrümün sonuna kadar bekleyeceğimi fark etmem güç oldu ama geç olmadı. beklemiyorum yenilerine alışmayı, hayatımdan geçen sürüngenlere uyum sağladım. kopan parmağın yerine yenisini çıkarıyorum!
bindiğim tren son sürat gidiyor, arkamdan bakmaya korkuyorsun mahalleli sana öküz benzetmesi yapacak diye. tek korkun buysa için rahat olsun, benzetmeler yapılanları betimleyemiyor bile çoğu zaman.
bu erik mevsiminde, bir gün onların kızarıp buruşacağını tatlanacağını düşünmeyeceğim. bu sefer kızarıp çürüyene kadar keyfini çıkarıcam. içindeki kiri pası atabildiysen eğer, sana tavsiyem aynısını yapman. gidenin arkasından ağlanmıyor. bu giden erik bile olsa...
3 Nisan 2012 Salı
insanlar biçim biçim, gerdiler beni o biçim.
doğduğum günden beri sinirli olmam mümkün. sinirli olunmaz sinirli doğulurun canlı örneği gibi bir şeyim. doğduğumda neye sinirliydim bilmiyorum ama doğduğuma doğduğum an pişman olmuş olabilirim. kendimi azıcık tanıyorsam önce doğar doğmaz üşümüş, sonra bir grup yabancının çıplak götüme bakmasından rahatsız olmuş, akabinde de kalabalıktan fenalık geçirip çok sinirlenmiş olmam çok olası. boşaltın ulan şu ameliyathaneyi, yeni doğduk dimi burda diye bağıramadığımdan muhtemelen daha da çok sinirlenmişimdir.
annem her zaman sinirli ve öfkeli olmanın insanın en çok kendine zarar vereceğini söyler ama söyle anne ben nasıl sinirlenmeyeyim? etrafta bunca gerizekalı, bunca hiçbir iş beceremeyen, söylediğini ancak 9. defada anlayan, haydi işi yapabilmesinden vazgeçtim senin yaptığını anlayamadığından iş yapmadığını zanneden bunca angutbettin varken ben nasıl sinirlenmeyeyim? durum böyle olunca bazen o kadar sinirlenebiliyorum ki o an medyum memişin keko'ya saldırışı veya sevda demirel'in hande ataizini ne dedin sen ne dedin sen diye dövüşü bana o kadar da anlamsız gelmiyor. öyle ki her gün en 45 kere ayakkabımı çıkarıp birinin ağzına vurup, mal mısın laaaaaaaaaaan diye bağırasım geliyorken bir sevda demirel'in o kadar delirmesine şaşırmam. bir kere o doğuştan madur. o kadar memem olsa ben de her daim o kadar sinirli olurum. sürekli bel ağrısı, ağzının suları akan gerizekalılara sürekli maruz kalmak, yemek yemek amaçlı tabağına eğilmeye çalışıp bir türlü yeterince eğilememek ve meme engeline takılmak. o zorlu hayat sonucunda, o memelerle ben olsam ben de herkesi dövmeye çalışırım.
şu 1 paragrafta bile o kadar acaip insanların adı geçti ki durup dururken. bir de gün içerisinde hayatımızdan gelip geçen sürüyle insan oluyor. insanlar biçim biçim, gerdiler beni o biçim adlı şiirimi yayın evlerine yollayasım geliyor hemen. tüm bu günleri topladığın zaman bir bakıyorsun ki aslında bugüne kadar başardığın en büyük şeyin, akıl sağlığının bir kısmını yutup ihtiyaç duydukça geviş getirerek kullanıyor olman olduğunu anlıyorsun.
gün içerisinde insanın sinirini bozan bir sürü şey olabiliyor. çalıştığın yerin danışması, telefon eden laftan anlamazlar, yaptığın işi anlayamayan çalışanlar, son anda iş kitleyen patronlar, siparişi doğru alamamaları için özel seçilip işe alınan insanlar, dolmuştaki vatandaşlık görevlerini ziyadesiyle ciddiye alan teyze, gençlerin giyim tarzıyla ilgili kendine gereksiz sıkıntılar yaşatan gergin amca, bir şey söylemese de kokusu yeten insanlar... aha bak şimdi bile bunaldım, bulandım, terledim, soluklanamadım.
doktorlar stresten uzak durarak ve yediklerimize dikkat ederek daha uzun yaşayacağımızı iddia ediyor. patronum iş yerimizi daha huzurlu bir hale getirmeye çalıştığını söylüyor. bir de ev telefonu daha az çalsa her şey baldan tatlı olucak sanırsın, herkesde öyle bir iyimserlik. oysa ki hala bir yerlerde fettullah gülen diye bir adam var ve hala gülüyor. üstelik o kıkır kıkır gülerken ben sürekli sinirliyim ki bunu düşünmek beni daha da sinirli biri yapıyor. ukrayna'da babaları milletvekili oldukları için 18 yaşında bir kıza tecavüz edip, iple boğup, üstüne bir de battaniyeye sarıp ateşe verip orada ölüme terk eden ve babaları sayesinde beraat ettirilen insanlar var. fokları öldürüp derisini kullanan insanlar var. köpeklere eziyet eden, kedileri öldüren, kuğulu parktaki kuğulara tecavüz eden, hala michael jackson'ın arkasından konuşan insanlar ve ailesini geçindirmesi için çalışanına 500 tl veren patronlar var. önce gençleri gelecekte işsiz kalmamaları için üniversite okuması gerektiğine ve bunun için olağanüstü stres yapması gerektiğine inandıran, sonra da bu gençleri yarış atı gibi yetiştirmeleri gerektiğine ailelerini inandıran bir sistem var ve bu sistem 17 yaşındaki insanların sınav öncesi kalp krizi geçirip ölmeleri için muazzam çaba harcıyor.
iyi olmanın yetmediği, doğru olmanın yetmediği, güzel olmanın yetmediği ve neden gerekli bilmiyorum ama garip bir şekilde zayıf olmanın yetmeyip mankenlerin açlıktan öldüğü bir zamanda yalnızca iyi, doğru, güzel ve balık etliyim. doktorumun tavsiyesi nedeniyle sinirlenmiyorum ve stres yapmıyorum çünkü ben bir hindu ineği kadar sakinim. evet öyleyim. evet öyleyim. ayrıca kendimi kandırmakta çok iyiyim.
annem her zaman sinirli ve öfkeli olmanın insanın en çok kendine zarar vereceğini söyler ama söyle anne ben nasıl sinirlenmeyeyim? etrafta bunca gerizekalı, bunca hiçbir iş beceremeyen, söylediğini ancak 9. defada anlayan, haydi işi yapabilmesinden vazgeçtim senin yaptığını anlayamadığından iş yapmadığını zanneden bunca angutbettin varken ben nasıl sinirlenmeyeyim? durum böyle olunca bazen o kadar sinirlenebiliyorum ki o an medyum memişin keko'ya saldırışı veya sevda demirel'in hande ataizini ne dedin sen ne dedin sen diye dövüşü bana o kadar da anlamsız gelmiyor. öyle ki her gün en 45 kere ayakkabımı çıkarıp birinin ağzına vurup, mal mısın laaaaaaaaaaan diye bağırasım geliyorken bir sevda demirel'in o kadar delirmesine şaşırmam. bir kere o doğuştan madur. o kadar memem olsa ben de her daim o kadar sinirli olurum. sürekli bel ağrısı, ağzının suları akan gerizekalılara sürekli maruz kalmak, yemek yemek amaçlı tabağına eğilmeye çalışıp bir türlü yeterince eğilememek ve meme engeline takılmak. o zorlu hayat sonucunda, o memelerle ben olsam ben de herkesi dövmeye çalışırım.
şu 1 paragrafta bile o kadar acaip insanların adı geçti ki durup dururken. bir de gün içerisinde hayatımızdan gelip geçen sürüyle insan oluyor. insanlar biçim biçim, gerdiler beni o biçim adlı şiirimi yayın evlerine yollayasım geliyor hemen. tüm bu günleri topladığın zaman bir bakıyorsun ki aslında bugüne kadar başardığın en büyük şeyin, akıl sağlığının bir kısmını yutup ihtiyaç duydukça geviş getirerek kullanıyor olman olduğunu anlıyorsun.
gün içerisinde insanın sinirini bozan bir sürü şey olabiliyor. çalıştığın yerin danışması, telefon eden laftan anlamazlar, yaptığın işi anlayamayan çalışanlar, son anda iş kitleyen patronlar, siparişi doğru alamamaları için özel seçilip işe alınan insanlar, dolmuştaki vatandaşlık görevlerini ziyadesiyle ciddiye alan teyze, gençlerin giyim tarzıyla ilgili kendine gereksiz sıkıntılar yaşatan gergin amca, bir şey söylemese de kokusu yeten insanlar... aha bak şimdi bile bunaldım, bulandım, terledim, soluklanamadım.
doktorlar stresten uzak durarak ve yediklerimize dikkat ederek daha uzun yaşayacağımızı iddia ediyor. patronum iş yerimizi daha huzurlu bir hale getirmeye çalıştığını söylüyor. bir de ev telefonu daha az çalsa her şey baldan tatlı olucak sanırsın, herkesde öyle bir iyimserlik. oysa ki hala bir yerlerde fettullah gülen diye bir adam var ve hala gülüyor. üstelik o kıkır kıkır gülerken ben sürekli sinirliyim ki bunu düşünmek beni daha da sinirli biri yapıyor. ukrayna'da babaları milletvekili oldukları için 18 yaşında bir kıza tecavüz edip, iple boğup, üstüne bir de battaniyeye sarıp ateşe verip orada ölüme terk eden ve babaları sayesinde beraat ettirilen insanlar var. fokları öldürüp derisini kullanan insanlar var. köpeklere eziyet eden, kedileri öldüren, kuğulu parktaki kuğulara tecavüz eden, hala michael jackson'ın arkasından konuşan insanlar ve ailesini geçindirmesi için çalışanına 500 tl veren patronlar var. önce gençleri gelecekte işsiz kalmamaları için üniversite okuması gerektiğine ve bunun için olağanüstü stres yapması gerektiğine inandıran, sonra da bu gençleri yarış atı gibi yetiştirmeleri gerektiğine ailelerini inandıran bir sistem var ve bu sistem 17 yaşındaki insanların sınav öncesi kalp krizi geçirip ölmeleri için muazzam çaba harcıyor.
iyi olmanın yetmediği, doğru olmanın yetmediği, güzel olmanın yetmediği ve neden gerekli bilmiyorum ama garip bir şekilde zayıf olmanın yetmeyip mankenlerin açlıktan öldüğü bir zamanda yalnızca iyi, doğru, güzel ve balık etliyim. doktorumun tavsiyesi nedeniyle sinirlenmiyorum ve stres yapmıyorum çünkü ben bir hindu ineği kadar sakinim. evet öyleyim. evet öyleyim. ayrıca kendimi kandırmakta çok iyiyim.
28 Mart 2012 Çarşamba
adını internettin koydum...
internet kullanımında yeni bir noktaya ulaşmak üzere olduğum şu günlerde beklentilerim de iyice arttı. sapık gibi insanların resimlerine bakıp, kim kime ne demiş, hangi video kim tarafından beğenilmiş, kim kime küsmüş, kim kimi silmiş gibi birçok gereksiz ayrıntıyla stalker ruhumu beslerken fark ettim ki artık bunlar bana yetmez olmuş.
gönül ister ki internet kullanırken iç butonu olsun ekran bana bira sıksın, bir ye butonu olsun salçalı makarnamı yanında yoğurt ve cola zero ile servis etsin, efendime söyliyim döv butonu olsun benim yerime lüzumsuz insanlara pençe atsın filan. bunların çok gerçekçi istekler olmadığını bilsem de yalnızca insanları sapık gibi takip etmek yetmemeye başladı. haber sayfalarını okurken dedikodu sayfaları bulmaya, yanlardaki kabus reklamlardan elbise satan sitelere geçiş yapmaya, blog okurken blog yazarının anası, danası, sülalesine kadar bilgi toplamaya başladığım bugünlerde beni ıslah edecek yeni bir oluşum istiyorum. internetten karı kız download etmeme ramak kala, yalnızca film ve müzik indirme çabalarım devam ediyor.
çocuğum olursa birgün adını internettin koymaya karar verdiğimi herkesten sır gibi saklıyorum. beni garipseyeceklerinden değil fikrimi çalacaklarından korkuyorum. internet icad olalı noter tastikli psikopatlık diye bir şey de kalmadı. herkes her şeyi kendinin gibi kullanırken noterler ne yapıyor? ben noteri en son istenmediğime dair eski sevgilimden noterden tastikli belge istediğimde kullanmıştım. o gün bugündür daha da önünden geçmem mendeburların.
internetten iş aramak diye bir şey de var mesela. kariyer.net'te bir başarı öyküsü altında verilen mutlu insanlar. tek hayali callcenter'da çalışmak olanlar, doğduğu günden beri mağaza yöneticisi olmak isteyenler, iş aramaya başlayalı 3 gün olmuşken züccaciyeciden aranıp çağırıldığını ve o günü hayatı boyunca unutmayacağını, bu sebeple de internete şükran borçlu olduğunu anlatanlar. ben de internetten belamı buldum mesela 2 sene önce bu zamanlar. şimdi her ne kadar kurtulduğuma sevinsem de internetin insanın başına örebileceği çoraplar diz üstü.
bunun yanında internet yüzünden bir gün korkunç ve acılı bir şekilde öldürüleceğimize inanan ebeveynler var tabi. her siyah saçlıyı kore filminden fırlamış yeşil dişli yosunlu manyak kız çocuğu zannederken ben, annem tecavüzcü zannediyor mesela. satanist, manyak, sosyopat, psikopat olmaları da cabası. aile büyüklerinde komplo teorisi mantık sınırlarını zorlayan düzeylere yıllar evvel ulaşmışken, birçok genç kız da tüm o siyah saçlı oğlanların kendilerine aşık olduğunu zannediyor. işte jenerasyon farkı böyle bir şey sevgili okurlarım.
beni okumanızı sağlayan internete burdan selamlarımı yolluyorum. her ay alamadığın hizmet için bayıldığın para yanında internet yoluyla insanların gözlerine ve bilinçlerine pislemek paha biçilemez. iyi günler dilerim. şaka lan şaka. internetten okudum dünyanın sonu geliyormuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
